Erkek dindarlığı: “Tanrıların elçileri erkekler” vehmi
Erkek dindarlığı yalnızca ibadetlerle ölçülemez. Asıl sınav, erkeğin ailesine merhameti, sorumluluğu, sadakati ve nefsine hâkimiyetidir.
Mustafa Sabri Beşer / STAR
Yıllardır kadın üzerinden konuşuyor; başörtüsünü, anneliği, çalışma hayatını, mahremiyeti, aileyi, doğurganlığı ve boşanmayı tartışıyoruz. Kadının nerede durması, nasıl yaşaması ve hangi değerleri koruması gerektiğine dair sayısız hüküm üretiyoruz.
Erkeğe gelince ise çoğu zaman sessiz kalıyoruz. Sanki çağın bütün sarsıntıları kadınları etkilemiş, erkek ise değişmeden ve sorunsuz biçimde yerinde durmuş gibi davranıyoruz. Oysa asıl sessiz kırılma belki de burada yaşanıyor.
Daha önce baba otoritesinin zayıflamasını, ardından anneliğin nasıl güç kaybettiğini ele almış; merkeze yerleşen Müslümanların, bir zamanlar itiraz ettikleri toplumsal sınıfın alışkanlıklarını nasıl devraldığını sorgulamıştım. Şimdi aynı soruyu evin içine taşımanın zamanı: Yeni dindar erkek, sünnetin gerçek mirasçısı mı, yoksa geleneğin yeni bir kopyası mı?
Alev Erkilet’in “Toplumsal Cinsiyet ya da ‘Tanrıların Elçileri Olarak Erkekler’ Sorunu” başlıklı çalışması, tartışmanın en hassas noktasına temas ediyor. Başlıktaki ifade bir hüküm değil; erkek üstünlüğünün nasıl kutsal bir görüntüye büründürüldüğünü gösteren sosyolojik bir eleştiri niteliğinde.
Kadın ve erkek arasındaki farklılıkları tamamlayıcılık anlayışıyla yaşamak başka, erkeği yalnızca erkek olduğu için ailenin doğal üst makamı kabul etmek başkadır. Sorunun düğümlendiği yer de burasıdır.
Reisliği evde son sözü söylemek olarak yorumladık. Oysa reislik öncelikle yük üstlenmek, babalık ise hüküm dağıtmadan önce örnek olabilmektir. Erkeklik öfkeye sığınmak değil, insanın kendi nefsine sınır koyabilmesidir.
Dindarlık ilkelerden çok itaate indirgenince erkek, ahlaki sorumluluğun taşıyıcısı olmaktan çıkıp hiyerarşinin sahibi gibi davranmaya başlayabiliyor. Geleneğin tortusu dinin hükmü olarak sunulduğunda ise kişi, kendi rahatını bile kutsal bir görev zannetme yanılgısına düşüyor.
Modern hayat da bu sorunu çözmüş değil. Eski erkeğin kaba otoritesini törpüledi ancak yerine sorumluluk bilinci yüksek yeni bir erkeklik inşa edemedi. Bir tarafta itaati bekleyen geleneksel erkek, diğer tarafta hiçbir bağın kendisini sınırlamasını istemeyen modern erkek var. Bu iki anlayışın arasında ise eş, çocuk ve aile bekliyor.
Namaz kılan, umreye giden ve çocuklarının iyi yetişmesini isteyen erkeklerin varlığı kuşkusuz önemli. Fakat çocuğunun öğretmeninin adını bilmeyen, yoğun çalışma temposu nedeniyle evladıyla haftada bir kez bile sofraya oturamayan babalık anlayışı ciddi bir çelişki taşıyor. Çocuğun hesabına para yatırmak, tek başına babalık görevini yerine getirmek anlamına gelmez.
Namaz kıldığı hâlde oğluna guslü, tahareti ve namazın temel şartlarını öğretmeyen babalar da var. Evladı üniversite çağında olmasına rağmen bazı dini sorumlulukları anlatmayı görev saymayanlar, cuma namazına gitmeyen oğluna secdeyi hatırlatmak yerine kıyafetini yenilemekle yetinenler de bulunuyor.
Benzer çelişkiler eş ilişkilerinde de ortaya çıkıyor. Eşinin kıyafetine ve ses tonuna sınır koyan bir erkek, kendi iş hayatında aynı hassasiyetleri kolayca esnetebiliyor. Karısından mesafesini korumasını isteyen kişi, kendisi gecenin ilerleyen saatlerine kadar karma ortamlarda kalabiliyor ve dışarıda kendisine tanıdığı serbestliğin gerekçesini yine kendisi üretiyor.
Mahremiyet yalnızca kadının sorumluluğu değildir. Sadakat sadece eşten beklenemez; iffet de yalnızca kız çocuklarına anlatılamaz. Erkeğin de gözü, dili, arzuları ve uyması gereken sınırları vardır.
Üstelik günümüz dünyası erkeğin iradesini güçlendirmiyor. Telefon ekranlarına sığan haz piyasası; bahis, pornografi, oyun, gösteriş ve tüketim kültürü üzerinden insanın kendisine hâkim olma kapasitesini aşındırıyor. Böyle bir ortamda erkek dindarlığını yalnızca dışarıdan görülen ibadet ve sembollerle ölçmek mümkün mü?
Çocuklar, babalarının kaç rekât namaz kıldığından önce annelerine nasıl davrandığını görür. Öfkelendiğinde neye dönüştüğünü, para karşısında nasıl değiştiğini ve güç sahibi olduğunda kimin hakkını çiğnediğini izler. Çocuklar vaazlardan önce babalarının hayatını öğrenir.
Bu nedenle baba otoritesinin neden zayıfladığını sorarken, soruyu başka türlü kurmak gerekir: Baba otoritesini yitirmeden önce sorumluluklarının ne kadarını terk etti? Çünkü otorite, çocuğun hafızasında biriken emek, güven ve tutarlılıkla kurulur.
Ben bunu kendi babamdan öğrendim. Baba her zaman evin en yüksek sesi olmayabilir; fakat evin yönünü belirleyen en derin istikamet olabilir.
Biz çoğu zaman geleneğin erkeğini dinin erkeği sandık. Oysa erkek dindarlığının temel riski, kimlik korunurken karakterin aşınmasıdır. Dindarlık eşe merhamet, evlada güven, nefse sınır ve söze sadakat olarak yansımıyorsa geriye yalnızca dini bir dekor kalır.
Erkilet’in işaret ettiği önemli çağrı, babaların yeniden ebeveynliğin sorumluluğunu üstlenmesidir. Bu, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir uyarıdır.
Dindar erkek elbette var. Ancak asıl soru şu: Dindarlığı davranışlarına, ailesine ve karakterine yansıyan erkek nerede?




