İnsanın Kendine ve Yaradan’a Yabancılaşma Süreci
İnsanın kendine ve Yaradan’a yabancılaşma süreci, toplumsal ve bireysel boyutlarıyla ele alınıyor.
Hayatının hiçbir döneminde Allah’ı anmayan ve O’nu merkezine almayan birey, zamanla derin bir yabancılaşma sürecine girebilir. Bu durum, kişinin varoluşunu yalnızca dünya hayatı ile sınırlı görmesi ve Tanrı’nın otoritesini reddetmesiyle başlar. Zamanla, akıl süzgecinden geçirdiği keyfi tercihlerle bu durumu rasyonel bir çerçeveye oturtmaya çalışarak, kendini pozitivist ve maddeci bir dünya görüşüne hapseder.
Bu süreçte, kişinin Allah’a olan inancı zayıflarken, O’nu pasif bir konuma iterek kendi varoluşunu borçlu olduğu asıl varlıktan uzaklaştırır. Düşünce tarihinde yabancılaşma terimi, ilk kez Marx tarafından toplumsal sınıf çatışmaları bağlamında ele alınmış, zamanla psikoloji ve sosyoloji gibi farklı alanlarda da kullanılmaya başlanmıştır. Yabancılaşma, bireylerin öz değerlerinden ve varoluş sebeplerinden uzaklaşarak, bu durumu normalleştirip kabul etmeleri olarak tanımlanabilir.
Bu durum, bireyin bütünlük hissini kaybetmesine ve kendisiyle olan zihinsel ve duygusal bağlarının kopmasına yol açar. Bilinçli varoluş hali, yanıltıcı ama cezbedici sahte bağlantılar oluştururken, aynı zamanda temel aidiyet bağlarının kopmasına neden olur. İnsan, eğer yalnızca biyolojik bir varlık olarak görülürse, evrende yalnız ve amaçsız bir şekilde var olmaya mahkum kalır. Ancak insan, özünde anlam arayışında bir varlık olarak değerlendirildiğinde, yabancılaşma, kişinin kendini bulma çabasından vazgeçmesi olarak tanımlanabilir.
Yabancılaşmanın çeşitli alanlarda nasıl tezahür ettiğine dair örnekler vermek mümkündür. Devlet ve vatandaş ilişkilerinde, devletin yalnızca iktidar sahiplerinin menfaatleri doğrultusunda yönetilmesi, bireylerin milli değerlere yabancılaşmasına yol açabilir. Hukuk alanında ise suç ve ceza ilişkilerindeki dengesizlikler, halkın adalet duygusunu zedelerken, ekonomik alanda gelir dağılımındaki adaletsizlikler bireyleri çaresizlik içinde bırakır.
Dini alanda ise, insanlara doğru ve yanlışı ayırt etmeyi öğretmesi gereken dinin, ruhsuz kurallara indirgenmesi, bireylerin Allah ile olan bağlarını zayıflatır. Psikolojik açıdan ise, yaşanan olumsuz olaylar karşısında duyulan çaresizlik, kişinin kendini hiçbir kuruma ait hissetmemesine ve toplumsal sorumluluk duygusunun kaybolmasına neden olur.
Freud, medenileşmenin insanın kendine yabancılaşmasına yol açtığını savunurken, Adam Smith, sanayi devrimi ile birlikte iş bölümünün aşırı derecede parçalanmasının bireyleri yabancılaştırdığını belirtmiştir. Marx ise, işçi sınıfının emeğinin karşılığını alırken, üretim araçlarının gerçek sahibi olduğunu kabul etmesi ile yabancılaştığını ifade etmiştir. Yabancılaşmanın en yıkıcı hali ise, kişinin dünya hayatının cazibesine kapılarak Allah’ı unuttuğu durumdur. Bu, kişinin kendine yabancılaşmasının en tehlikeli noktasıdır.
Sonuç olarak, insanın varlığını yalnızca dünya ile sınırlı görmesi ve Tanrı’yı unutarak kendini merkeze alması, derin bir yabancılaşma sürecine yol açar. Bu durum, kişinin varoluş amacını kaybetmesine ve Allah’a yabancılaşmasına neden olur.




