Avrupa Birliği Neoliberalizmi Geride Bırakıyor

Avrupa Birliği, neoliberalizmin etkilerinden uzaklaşıyor ve yeni bir düşünce tarzı arayışında.

Avrupalılar, nihayetinde yeni çağların yeni düşünce biçimleri gerektirdiğini anlamaya başlamış görünüyorlar. Son yıllarda, eski yöntemleri tekrarlayan bürokratlar ve krizlere geçici çözümler üreten politikacılardan başka pek bir yenilik görülmemişti.

1993 yılında Maastricht Anlaşması ile kurulan Avrupa Birliği, 1980’lerden itibaren dünyada etkili olan neoliberalizmin bir yansımasıydı. Küreselleşme ve tek pazar, AB’ye ekonomik bir büyüme sağlarken, ortak para birimi ve düzenleyici otoritelerin entegrasyonu da bu süreci destekledi. AB, Çin, ABD ve Rusya’nın sağladığı destekle hem refah devleti hem de yeşil geçiş hedeflerini gerçekleştirebiliyordu.

Ancak neoliberalizme karşı küresel bir tepki Brüksel’e ulaşmaya başladı. Geçtiğimiz hafta, Toskana’da AB uzmanlarıyla bir araya gelerek örgütün geleceği üzerine tartışma fırsatı buldum. Bu toplantıda, katılımcılar arasında çığır açan değişim konusunda genel bir mutabakat vardı. Draghi raporunda bahsedilen “endüstriyel strateji”ye dair yeni kavramlar gündeme geldi; bunlar arasında “rejim sıfır”, “askeri Keynesçilik” ve “yapay zeka egemenliği” gibi ifadeler yer aldı.

2023 yılında Avrupa Parlamentosu’ndaki en büyük grup olan Avrupa Halk Partisi, tek pazarın “otuz yaşına girdiğini ve hâlâ güçlü olduğunu” belirten bir rapor yayımladı. Ancak, asıl ihtiyaç duyulan şeyin hizmetler alanında büyük bir itici güç olduğu vurgulandı. Artık Avrupa yanlıları, Jacques Delors’un 1988’deki “kimse ortak pazara aşık olmaz” uyarısını sıkça hatırlamaya başladı.

AB, kendisine bu kadar uzun süre hizmet eden bir ideolojiden neden uzaklaşıyor? Bu yapıyı bir arada tutmak ya da dağılmasını önlemek için ne gibi adımlar atabilir? Pazarın işleyişinin değişmesinin birçok nedeni var. Küresel ekonomi parçalanma sürecine girmiş durumda. Jeostratejik dinamikler, pazar mantığını geride bırakıyor. Rusya’nın tehditleri artarken, Ukrayna’daki savaşın sonuçları Batı için ciddi riskler taşıyor.

Bu bağlamda, Amerika’nın artık güvenilir bir müttefik olmadığı gerçeği öne çıkıyor. Avrupa’nın Trump’a yönelik endişeleri, sadece onun yanlış hesaplamalarıyla değil, aynı zamanda tuhaf davranışlarıyla da artmış durumda. Daha da önemlisi, Avrupa’nın ABD’ye olan güveni giderek azalıyor. Trump’ın, sadece bir sapma değil, daha geniş bir kopuşun sembolü olduğu anlaşılmaya başlandı.

Diğer bir sorun ise, ‘ikinci Çin şoku’ olarak adlandırılan durumun, artık somut bir gerçeklik haline gelmiş olması. Çin menşeli yüksek kaliteli ve uygun fiyatlı elektrikli araçlar, Avrupa pazarına girmeye başladı ve bu durum, özellikle Almanya için yıkıcı sonuçlar doğurabilir. İlk Çin şoku, Almanya’nın güvenilir bir pazar olarak Çin’e bağımlılığı sayesinde hafifletilmişti; ancak günümüzde Çin, daha sofistike ürünler ihraç ediyor.

Glyn Morgan’ın yakında yayımlanacak olan “Amerikan Avrupası’nın Yükselişi ve Düşüşü” adlı kitabında, Avrupa Topluluğu’nun bir ABD projesi olarak hayata geçtiği ve Amerika’nın savaş sonrası birleşmeye ivme kazandırdığı savunuluyor. Amerika’nın Avrupa’dan çekilmesi, bu birleşmenin yeni bir aşaması için bir ivme yaratabilir. AB’nin ABD’den “riskten arındırılması” gerekliliği konusunda artan bir farkındalık var.

Avrupa’nın Amerika’ya karşı risklerini azaltması, devlet ve sanayi kapasitesini geliştirmeye yönelik daha kapsamlı projeleri gerektiriyor. Avrupa, bağımsız bir askeri komuta yapısı kurarak ABD’ye olan askeri bağımlılığını azaltabilir. Kendi büyük şirketlerini oluşturmak, ABD teknoloji endüstrisine olan bağımlılığı azaltmanın bir yolu olarak görülüyor. Bu, birleşme kurallarının yeniden gözden geçirilmesini ve daha geniş bir müdahaleyi gerektirebilir. Ukrayna’da ihtiyaç duyulan silahları üretebilmek için güçlü bir imalat sektörüne sahip olmak da önemli bir gereklilik.

Risk azaltma ve devlet inşasına verilen bu önem, Delors’un “kimse devlet destekli sanayi kapasitesine aşık olmaz” sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Avrupa, 2020 Avrupa Demokrasi Eylem Planı ve 2023 Demokrasi Savunma Paketi ile demokrasi savunuculuğunu güçlendirmiştir. Bu yaklaşım, son Macaristan seçimlerinde de olumlu sonuçlar vermiştir. Teknoloji ekonomisinin olumsuz etkilerinden korunmak için akıllı telefonların sınıflardan uzak tutulması ve yanlış bilgilerin yayılmasının engellenmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Neoliberalizm sonrası Avrupa projesinde birçok şey ters gidebilir. Daha müdahaleci bir yaklaşım, korumacılığa dönüşebilir. Avrupa, Çin menşeli araçlardan korunmak amacıyla gümrük vergileri uygulayabilir. ABD’den gelen riskleri azaltmanın bir parçası olarak, dost ülkelerle savunma anlaşmaları imzalamak önemlidir. AB, Birleşik Krallık ile derin bir savunma paktı kurarak daha geniş bir köprü politikası izlemelidir.

Sonuç olarak, Avrupalılar yeni bir düşünce tarzının gerekliliğini kavramış görünüyor. Belki de AB projesi, yeniden ilgi çekici hale gelmek üzere.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu