Peygamberimizin Vizyonu ve Medeniyetin Yükselişi

Peygamberimizin vizyonu, insanlık tarihini değiştiren büyük bir medeniyetin temelini attı.

Prof. Dr. Ali Erbaş – Onsekizinci Diyanet İşleri Başkanı

İnsanlık tarihini dönüştüren önemli olaylar, genellikle uzun süreli fikirsel, askeri veya sosyo-ekonomik süreçlerin birikimiyle şekillenir. Bir medeniyetin doğuşu, sınırlarının genişlemesi ve farklı kültürleri bir araya getirmesi, birçok neslin ortak çabasını gerektirir. Ancak, Arabistan Yarımadası’nın Medine şehrinde, dış dünyadan izole gibi görünen bir ortamda öyle bir çağrı yükseldi ki; bu çağrı yalnızca insanların kalplerini değil, tarihin ve coğrafyanın akışını da değiştirdi.

Efendimiz’in (s.a.v.) doğumunun yıl dönümünde, O’nun insanlığa kazandırdığı değerleri ve bıraktığı mirası düşünürken, Sahih-i Müslim’de yer alan Sevbân (r.a.) aracılığıyla bize ulaşan önemli bir beyanı merkeze almak gerekir. Peygamberimiz, “Şüphesiz ki Allah benim için yeryüzünü dürdü; ben de onun doğusunu ve batısını gördüm. Ümmetimin mülkü ve hâkimiyeti, yeryüzünün bana dürülüp gösterilen yerlerine kadar ulaşacaktır” buyurmuştur. Bu hadis, sadece geleceğe dair bir müjde değil, aynı zamanda o dönemde Medine sokaklarında güvenlik mücadelesi veren bir avuç inanan için cihanşümul bir vizyon sunmaktadır. “Coğrafyanın dürülmesi” ifadesi, İslam tebliğinin aşılmaz görünen sınırları hızla aşacağını simgelerken, Peygamberimiz (s.a.v.), ashabına yalnızca o günün dertleriyle değil, doğudan batıya insanlığın hidayetle buluşacağı bir adalet ufkunu göstermektedir.

Hadiste geçen “kızıl ve beyaz hazineler” ifadesi, dönemin iki süper gücü olan Bizans ve Sâsânî imparatorluklarının çöküşüne ve bu coğrafyaların İslam’ın adalet anlayışıyla tanışacağına işaret eder. Dünyevi ölçülerle bakıldığında imkânsız görünen bu vaat, Resûlullah’ın (s.a.v.) zihinlere ve gönüllere ektiği imanın bir yansımasıdır.

Tarih felsefecileri, medeniyetlerin yükseliş dönemlerini incelerken belirli kurallar koyarlar. Ancak İslam medeniyetinin teşekkülünde yaşanan olaylar, bu kuralları altüst eden bir dinamizmi barındırıyordu. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonra başlayan Hulefây-i Râşidîn dönemi, toplamda 30 yıllık bir zaman dilimini kapsar. Bu kısa süre, dünya tarihi açısından bakıldığında adeta bir “sıkıştırılmış mucize zamanı”dır.

Ashab-ı Kiram, Resûlullah’ın (s.a.v.) çizdiği ufku unutmadan, O’nun vefatının ardından yaşanan ilk bocalama ve tefrika tehlikelerini Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) kararlılığıyla aşmıştır. Birliğin yeniden tesis edilmesinin ardından, bu topluluk, çağın devasa ordularına karşı tarihte eşine rastlanmamış bir adalet hamlesi başlatmıştır. Hz. Ömer (r.a.) döneminde bu yayılış, yalnızca askerî bir fetih olmaktan çıkmış, adalet dağıtma ve coğrafyayı ihya etme hamlesine dönüşmüştür.

Yüzyıllardır Bizans’ın ağır vergileri ve mezhep baskıları altında ezilen bölgelerde, İslam orduları adalet getiren kurtarıcılar olarak karşılanmıştır. Hz. Ömer’in Kudüs’te sergilediği mütevazı duruş, Resûlullah’ın vizyonunun ahlâkî temelini göstermektedir. Mısır, Libya’nın doğusu ve Kuzey Afrika, Amr b. el-Âs (r.a.) komutasındaki hareketle kısa sürede İslam coğrafyasının kalbi haline gelmiştir.

Irak ve kadim Sâsânî coğrafyası, Kadisiyye ve Nihâvend zaferleriyle Sâsânî İmparatorluğu’nu tarihten silmiş; doğunun kapıları Ceyhun Nehri’ne kadar açılmıştır. Anadolu, Kafkasya’nın bazı kesimleri ve Türkistan, Hz. Osman (r.a.) döneminde oluşturulan ilk İslam donanmasıyla Akdeniz’de hâkimiyet kurmuş, Anadolu içlerine kadar uzanan ilk adalet seferleri gerçekleştirilmiştir. Medine’ye hicretten itibaren 40 yıl gibi kısa bir sürede, at sırtında ve çöl şartlarında yürütülen bu mücadeleyle 5-6 milyon kilometrekarelik devasa bir coğrafya İslam’ın adalet ve tevhid sancağı altında toplanmıştır.

Peki, bu muazzam başarının arkasındaki sır neydi? Çöl şartlarında yetişen, teknik ve ekonomik bakımdan dönemin imparatorluklarının gerisinde olan bir topluluk, nasıl oldu da dünyanın kaderini belirleyen bir güç haline geldi? Bu sorunun cevabı, Peygamberimiz’in (s.a.v.) inşa ettiği “Kardeşlik Hukuku” ve “Tevhid Birlikteliği”nde yatmaktadır. İslam öncesi Arabistan Yarımadası, kabile asabiyetine dayanan, parçalanmış bir yapıya sahipti. Resûlullah (s.a.v.), Evs ve Hazreç gibi kabileleri bir araya getirerek insanlık tarihinin en güçlü toplumsal dayanışma modelini ortaya koymuştur. Bu birlik ruhu, Ashab-ı Kiram’ın benliğini kuşatmıştı. Onlar, şahsi menfaatlerini ve kabile taassuplarını bir kenara bırakmış, Allah’ın dinini yeryüzündeki tüm insanlara ulaştırmak için kenetlenmişlerdir.

Müslim’deki hadis-i şerifin ikinci kısmında yer alan ilahi ikaz, bu birliğin hayati önemini ortaya koymaktadır. “Rabbimden ümmetimi umumî bir kıtlıkla helak etmemesini ve dışlarından bir düşmanı üzerlerine musallat edip köklerini kazımamasını istedim… Rabbim buyurdu ki: ‘Onları umumi bir kıtlıkla helak etmeyeceğim. Dışarıdan bir düşmanla yok olmayacaklar. Ancak kendi aralarında birbirlerini helak edeceklerdir.’” Bu nebevî ikaz, Müslümanların kendi aralarında birlik içinde hareket ettikleri sürece, dışarıdan gelen tehditlerin onları durduramayacağını göstermektedir.

Tarihte Cengiz Han, Büyük İskender veya Napolyon gibi figürler kısa sürede geniş topraklar fethetmiştir. Ancak bu fetihler, geride yıkım ve geçici bir tahakküm bırakmıştır. İslam’ın Asr-ı Saadet ve Dört Halife döneminde ulaştığı genişleme, bir “işgal” değil, gönüllerin ve zihinlerin özgürleştirilmesi hareketidir. Müslümanlar girdikleri her beldede, yerel halkın dinine, diline ve mülkiyetine dokunmamışlardır. Kudüs’ün fethinde Hz. Ömer’in Hristiyan halka verdiği emannâme, insan hakları tarihinin en parlak sayfalarındandır.

Fethedilen topraklardaki insanlar, Müslümanları birer işgalci olarak değil, kendilerini zalim yöneticilerden kurtaran adalet temsilcileri olarak görmüş ve kısa sürede kendi rızalarıyla İslam’ı benimsemişlerdir. Bugün İslam coğrafyasının sarsılmaz kaleleri olan Mısır, Şam, Kuzey Afrika, Türkistan, İran ve Anadolu, bu başarının kalplerin fethiyle gerçekleştiğinin en somut kanıtıdır. Kısacık bir zaman diliminde ulaşılan bu geniş coğrafyada adalet mekanizmaları, posta teşkilatları ve şehirleşme hamleleri kurularak kadîm medeniyetlerin birikimi tevhid potasında harmanlanmıştır.

Yeryüzünde hiçbir insana, hiçbir lidere ve hiçbir fikre, sadece 40 yıl gibi kısa bir sürede, çölün bağrından çıkıp çağın dev imparatorluklarını dize getirmek ve o topraklara bin yılı aşkın sürecek bir adalet ve huzur medeniyeti ekmek nasip olmamıştır. Bu durum, Peygamberimiz’in (s.a.v.) nübüvvetinin ve O’na verilen ilahi desteğin bir delilidir.

Mevlid-i Nebi’nin 1501’inci seneyi devriyesi vesilesiyle kendimize sormamız gereken hayati sorular bulunmaktadır. Efendimiz’in (s.a.v.) “Allah benim için yeryüzünü dürdü…” hadisi, geçmişte yaşanmış bir başarıyı övmek için söylenmemiştir. Bu hadis, her çağdaki Müslüman’a ufkunu geniş tutma sorumluluğu yükler. Coğrafyanın dürülmesi, zihinlerin ve vizyonların dar kalıplardan kurtulması demektir. Bugün İslam dünyası olarak içinde bulunduğumuz dağınıklık, tefrika ve çaresizlik hissi; Resûlullah’ın (s.a.v.) işaret ettiği temel esası unuttuğumuzun göstergesidir: birlik ve beraberlik.

Hadis-i şerifte açıkça ifade edildiği üzere, Müslümanları yıkacak olan şey dışarıdaki düşmanların sayıca veya teknolojik olarak üstünlüğü değildir. Müslümanları zayıflatan yegâne faktör, kendi aralarındaki ihtilaflar ve kardeşlik hukukunun zedelenmesidir. Asr-ı Saadet ve Dört Halife döneminin o mucizevi ruhu; kabileciliği reddeden ümmet bilinci ve adalet anlayışıdır. Bugün Peygamberimiz’in (s.a.v.) doğumunu anmak; yalnızca O’nun doğduğu geceyi yad etmek veya süslü cümlelerle O’nu övmekten ibaret olamaz. Gerçek anma, O’nun insanlığa çizdiği devasa ufku yeniden kuşanmaktır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) müjdesi hakikattir. O’nun rehberliğinde yetişen ilk nesil, “iman ve i’tisam” birleştiğinde neleri başarabileceğini tarih boyunca göstermiştir.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu