Türkiye’nin nüfusu 86 milyonu aştı: Çok mu, az mı?
Türkiye’nin nüfusu 86 milyonu aşarken doğurganlık hızındaki düşüş dikkat çekiyor. Güney Kore örneği, demografik fırsatın neden önemli olduğunu gösteriyor.
Prof. Dr. Ainur Nogayeva – Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi
Türkiye’nin nüfusu 86 milyonu geçti. Bu rakam, nüfus artışının yavaşladığı ve doğum oranlarının gerilediği bir dönemde farklı bir anlam taşıyor. Gelişme potansiyeli yüksek ve dinamik bir ülke açısından 86 milyon önemli bir insan kaynağına işaret ederken, mevcut nüfusu geleceğe taşıyabilmek bakımından yetersiz kalma riski de barındırıyor. Bu çelişkiyi anlamanın yolu, Türkiye’yi benzer süreçlerden geçen ülkelerle karşılaştırmaktan geçiyor.
Dünyadaki yaklaşık 200 ülkenin önemli bir bölümü gelişmekte olan ekonomilerden oluşuyor. Ekonomik ve iş gücü rekabetinin yoğunlaştığı bu ortamda eğitim, kişisel gelişim ve nitelikli insan kaynağı giderek daha belirleyici hale geliyor. Asya ülkeleri arasında kısa sürede ekonomik sıçrama gerçekleştiren ülkeler ise bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerini sunuyor.
Güney Kore’nin demografik deneyimi
Güney Kore, 1980’lerde nüfusu hızla artan ve ekonomik kapasitesini büyüten bir ülkeydi. Ancak ekonomik büyümeyle birlikte yaşlanma sorununu çözemedi. Bugün ülkede toplam doğurganlık hızı, nüfusun kendini yenilemesi için gerekli kabul edilen 2 seviyesinin oldukça altında, 0,72 civarında seyrediyor.
Türkiye’nin nüfusu 86 milyonu aşmasına rağmen doğurganlık hızının 1,50’nin altına gerilemesi, ülkenin Güney Kore’nin yaklaşık 30 yıl önce yaşadığı döneme benzer bir tabloyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Kore örneğinde gençlerin ve özellikle kadınların eğitim ve çalışma hayatındaki konumu, demografik gidişatın temel unsurları arasında yer aldı.
Eğitim ve kariyer baskısı
Gary Becker’ın sayı-kalite teorisine göre toplumlar zenginleştikçe çocuk sayısı azalırken, çocuk başına yapılan yatırım artıyor. Güney Kore’de bu eğilim, eğitim ve kariyer alanındaki sert rekabetle daha da güçlendi. Çocuk sahibi olmak, birçok genç açısından yalnızca ekonomik bir yük değil, aynı zamanda eğitim ve mesleki başarı hedeflerini sınırlayan bir tercih olarak görülmeye başladı.
Ülkede geçmişte yaygın olan çok çocuklu aile anlayışının yerine, daha az çocukla daha yüksek yaşam standardı ve eğitim kalitesi fikri yerleşti. Nüfus politikaları ve medya aracılığıyla desteklenen bu yaklaşım, nicelikten çok nitelikli iş gücünü ve küçük aile modelini öne çıkardı.
Türkiye’de gençler de sınavlar, eğitim ve mesleki gelişim alanlarında yoğun bir rekabet yaşıyor. Buna karşılık kamu politikalarında üç çocuk tavsiyesi öne çıkıyor ve bu çağrı, çeşitli aile destekleriyle güçlendirilmeye çalışılıyor. Ancak demografik eğilimlerin kalıcı biçimde değişmesi için yalnızca tavsiye ve maddi destek değil, çalışma hayatıyla aile yaşamını birlikte mümkün kılan koşullar da gerekiyor.
Kadınların karşı karşıya kaldığı ikilem
Güney Kore deneyiminde kadınların yaşadığı sorun, literatürde “annelik cezası” ya da “çocuk cezası” kavramlarıyla ifade ediliyor. Kadınların doğum sonrasında iş hayatından uzaklaşması, çoğu zaman kariyerlerinde kalıcı bir gerilemeye yol açıyor.
Ülkede kadınların eğitim düzeyi yüksek olmasına rağmen çocuk sahibi olduktan sonra iş hayatında dışlanma riski artıyor. Uzun çalışma saatleri, doğum izninden dönen kadınların terfi süreçlerinde geride kalması ve çocuklarla yaşlıların bakım sorumluluğunun büyük ölçüde kadınlara bırakılması bu tabloyu ağırlaştırıyor.
Ataerkil toplumsal kurallar da eklendiğinde kadınlar kariyer ile annelik arasında zor bir seçim yapmak durumunda kalıyor. Demograf Wolfgang Lutz’un yaklaşımına göre doğurganlık hızı 1,5’in altına indiğinde toplumda yeni davranış kalıpları oluşabiliyor. Güney Kore’de düşük doğurganlık artık yerleşik bir sosyal norma dönüşürken ülke, iş gücü açığını robotlaşma ve yabancı iş gücü gibi yöntemlerle kapatmaya çalışıyor.
Türkiye’de aile ve istihdam politikaları
Türkiye’de kadın istihdamına yönelik politikalar, kadınların çalışma hayatındaki varlığını aile yapısının korunmasıyla birlikte ele alıyor. Bu çerçevede kariyer ve annelik arasındaki dengeyi güçlendirmek amacıyla iş ve aile yaşamının uyumlaştırılmasına yönelik uygulamalar yürütülüyor.
Kreş giderleri, işverenlerin çekinceleri ve bakım sorumluluğu kadınların istihdamını zorlaştıran başlıca unsurlar arasında bulunuyor. Bu sorunlara karşı yasal hakların yanı sıra işverenlerin SGK prim yüklerinin desteklenmesi, İŞKUR projeleri kapsamında çocuk bakım yardımları ve kadın girişimcilere KOSGEB ile kamu bankaları üzerinden hibe ya da faizsiz kredi imkânları sunuluyor.
Bu uygulamalar, pozitif ayrımcılığın yalnızca mevzuatta kalmaması ve kadınların çalışma hayatında doğrudan desteklenmesi hedefini taşıyor. Bununla birlikte doğurganlık eğilimlerinin değişmesi, ekonomik teşviklerin yanı sıra güvenli, öngörülebilir ve aile sorumluluklarıyla uyumlu bir çalışma düzenini de gerekli kılıyor.
Daralan demografik fırsat
Türkiye’nin önünde hâlâ önemli bir demografik fırsat penceresi bulunuyor. 2026’da her bir çocuk veya yaşlı bağımlıya karşı yaklaşık 2,1 çalışma çağındaki kişinin bulunması, bu oranın 2030’da 2,14’e çıkabilmesi bekleniyor. Ancak oranın 2060’ta 1,57’ye gerileyeceği öngörülüyor. Bu nedenle mevcut insan kaynağını yüksek verimlilik ve kişi başına gelir artışına dönüştürmek için zaman daralıyor.
Doğurganlık hızının 1,5’in altında kalması ve çalışma çağındaki kişi sayısının bağımlı nüfusa oranının 1,7’nin altına inmesi, çocuk sahibi olmamanın toplumsal bir norma dönüşmesi riskini artırabilir. Böyle bir tabloda yüksek yaşam maliyetleri, eğitim giderleri ve kariyer baskısı nedeniyle çocuk sahibi olmayan şehirli kesim ile nüfus artışını daha fazla üstlenen düşük gelirli gruplar arasındaki fark derinleşebilir.
Güney Kore, büyüme döneminde yalnızca çalışma hayatına odaklanmanın bedelini bugün ağır biçimde ödüyor. Türkiye açısından kritik soru ise şu: Kişi başına milli gelir yeterince yükselmeden nüfus yaşlanırsa, yaşlı bakımını ve emeklilik sistemini hangi ekonomik kaynaklarla sürdürülebilir kılacağız? Türkiye’nin nüfusu bugün 86 milyonu aşmış olsa da asıl mesele, bu nüfusun geleceğe nasıl taşınacağıdır.




