Modernliğin Karanlık Yüzü: Şiddet ve Yokluk Üzerine Bir İnceleme
Modern dünya, şiddet ve yokluk üzerine inşa edilen bir düzenin ürünüdür. Bu çalışma, modernliğin görünmeyen yönlerini ele alıyor.
Nuh Muaz Kapan / dunyabizim.com
Modern dünya, genellikle ilerleme, akıl, özgürlük, temsil ve hukuk gibi gürültülü kavramlarla tanımlanır. Bu kavramlar, Batı Avrupa merkezli bir tarih anlatısında modernitenin kaçınılmaz bir sonucu olarak sunulmaktadır. Ancak, bu anlatının göz ardı ettiği önemli bir nokta vardır: Modernliğin hikâyesi, çoğu zaman bir sessizlik üzerine inşa edilmiştir.
Şener Aktürk’ün Modern Dünyanın Kökenleri: Batı Avrupa’da Müslümanların ve Yahudilerin Yok Edilmesi adlı eseri, bu sessizliğe dikkat çekmektedir. Aktürk, modernliği sadece yanlış bir tarih anlatısı olarak değil, aynı zamanda eksik ve bilinçli bir şekilde daraltılmış bir hafıza olarak değerlendirir. Ona göre, modern dünya, yalnızca yeni kurumların ortaya çıkışıyla değil, daha önce var olan toplumsal çeşitliliğin sistematik olarak ortadan kaldırılmasıyla şekillenmiştir.
Bu bakış açısı, moderniteyi açıklayan mevcut sosyal bilim anlatılarını sarsmaktadır. Modernliğin temel unsurları olarak sunulan demokrasi, sekülerlik, kapitalizm ve ulus-devlet, genellikle çoğulluk, müzakere ve eşit yurttaşlık ile ilişkilendirilir. Ancak Aktürk’ün tarihsel analizi, Batı Avrupa’da bu kurumların ortaya çıktığı ortamın, çoğulluğun tasfiye edildiği bir alan olduğunu göstermektedir. Beş yüzyıl süresince, Müslüman ve Yahudi topluluklar ya sürgün edilmiş, ya zorla dönüştürülmüş ya da fiziksel olarak yok edilmiştir. Bu yokluk, modernliğin bir ön koşulu haline gelmiştir.
Önemli bir nokta, bu sürecin ne rastlantısal ne de yalnızca “dönemin ruhu” ile açıklanabilir olmasıdır. Aktürk, yok edici sürecin üç temel dinamik üzerinden işlediğini ortaya koyar: Gregoriyen Reform sonrası güçlenen papalık otoritesi, Hristiyan olmayanları insanlık dairesinin dışına iten teolojik doktrinler ve Batı Avrupa’daki yoğun jeopolitik rekabet. Bu unsurların birleşimi, hükümdarların dinî azınlıkları koruma çabasını siyaseten imkânsız hale getirmiştir. Şiddet, bir istisna değil, yönetim pratiğinin normu haline gelmiştir.
Bu noktada modernliğin sıklıkla göz ardı edilen bir yönü belirginleşir: Modern düzen, kapsayıcı bir genişlemenin değil, dışlayıcı bir daralmanın sonucudur. Çok-kültürlü Orta Çağ anlatısının aksine, Batı Avrupa’da modernliğe geçiş, dinî ve etnik çeşitliliğin sistematik olarak ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşmiştir. Bu durum, modern ulus-devletin doğasına dair yaygın kabulleri tersine çevirir. Ulus-devlet, çoğulluğu ortadan kaldıran bir araç olmaktan ziyade, zaten yok edilmiş bir toplumsal zeminde varlık kazanabilmiştir.
Modernlik, artık yalnızca “ne kazandık?” sorusuyla değil, “kimler yoktu?” sorusuyla da ele alınmalıdır. Demokrasi, eşit yurttaşların katılımı olarak tanımlanır; ancak bu eşitliğin hangi gruplar arasında kurulduğu sıkça sorgulanmaz. Sekülerlik, dinin kamusal alandan çekilmesi olarak değerlendirilirken, hangi dinlerin ve toplulukların bu alandan tamamen silindiği göz ardı edilir. Aktürk’ün eseri, modernliğin bu görünmeyen boşluğunu düşünmeye zorlar.
Yazarın düşünsel katkısı, önceki çalışmalarından bağımsız değildir. Almanya, Rusya ve Türkiye’de etnisite rejimlerini karşılaştırdığı araştırmaları, Aktürk’ün devlet, kimlik ve şiddet ilişkisini derinlemesine ele aldığını göstermektedir. Modern Dünyanın Kökenleri, bu çizginin tarihsel düzlemdeki en radikal açılımıdır. Burada modernlik, yalnızca bir Batı başarısı değil, bir yok etme tarihinin sonucu olarak ele alınır. Modernliği tamamen reddetmeyi amaçlamaz; aksine, onu mitolojik anlatısından arındırmayı hedefler. Aktürk’ün asıl eleştirisi, modern kurumların varlığına değil, bu kurumların ahlaki ve tarihsel bedellerinin görünmez kılınmasına yöneliktir. Modernlik, ancak bu bedellerle birlikte düşünüldüğünde dürüst bir kavramsal çerçeveye kavuşabilir.
Sonuç olarak, bu çalışma yalnızca Batı Avrupa tarihine dair değildir. Bugün modern dünyanın bir parçası olarak kendini konumlandıran herkes için rahatsız edici ama zorunlu bir soruyu gündeme getirir: Üzerinde yaşadığımız siyasal ve toplumsal düzen, hangi sessizlikler üzerine inşa edilmiştir? Modernliğin ilerleme dili, hangi yoklukları gizlemektedir? Belki de modern dünyayı gerçekten anlamak, onun en çok sustuğu yerden cesaretle konuşmakla mümkündür.




