SDG’nin Feshi: Suriye’deki Yeni Dönemin Başlangıcı
Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kendini feshetmesi, bölgedeki dengeleri değiştirecek önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.
SDG’nin Feshi: Suriye’deki Yeni Dönemin Başlangıcı
Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Ferhat Abdi Şahin’in (Mazlum Abdi) liderliğinde, PKK’nın Suriye’deki silahlı uzantısı olarak 2015 yılında kuruldu. Kürt ağırlıklı YPG’nin yanı sıra Arap aşiretleri ve diğer yerel silahlı grupları bünyesinde barındıran bu yapı, aldığı son kararla kendini tamamen feshetti.
SDG’nin bu kararı, Türkiye ve bölge açısından önemli sonuçlar doğuracak bir gelişme olarak öne çıkıyor. Öncelikle, PKK’nın kontrolündeki silahlı örgütlerin yapısına bakmak gerekiyor. KCK olarak bilinen üst yapı, tamamen Öcalan ve PKK’nın denetimindedir. Türkiye’deki PKK, Suriye’deki SDG, İran’daki PJAK ve Irak’taki PKK/HPG gibi gruplar, nihayetinde Öcalan’ın kontrolündeki yapılardır.
SDG, Suriye’de IŞİD’e karşı ABD tarafından silahlandırılan bir güç olarak biliniyordu. Ancak kendini feshetmesi, ABD ve Öcalan’ın politikalarının bir yansıması olarak değerlendirilmeli. Suriye’deki askeri ve siyasi dengelerin değişmesiyle birlikte, SDG’nin kontrolündeki bölgelerdeki baskı arttı. 2026’nın başındaki çatışmalar sonucunda SDG önemli toprak kayıpları yaşadı. ABD, artık bağımsız bir SDG yapısını desteklemektense, Şam yönetimiyle entegrasyonu teşvik etmeye başladı. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, SDG’nin Şam yönetimine entegre olması gerektiğini açıkça belirtti.
Bu koşullar altında SDG’nin iki seçeneği vardı: Ya Şam yönetimiyle uzun süreli bir savaşa girecek ya da mevcut kazanımlarını koruyarak Suriye devletine entegre olacaktı. SDG, ikinci yolu tercih etti ve 25 Ağustos 2026’da bağımsız bir askeri güç olarak kendini feshettiğini duyurdu. Bu karar, Suriye ordusuna ve güvenlik kurumlarına entegrasyon sürecinin önemli bir aşaması oldu. Böylece, bağımsız bir silahlı yapının Suriye devletinin içine alınması söz konusu oldu. SDG’nin bu tercihi, Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde kalmayı ve Kürtlerin dil, kültür, yerel yönetim ve siyasi temsil alanındaki kazanımlarını korumayı amaçlıyor. Mücadele, artık büyük ölçüde askeri alandan siyasi ve anayasal alana kayıyor.
Bu süreçte ABD’nin baskısının yanı sıra Öcalan’ın yeni politikalarının da etkisi olduğu belirtiliyor. Öcalan’ın, Mazlum Abdi ile görüşerek güçlerini Suriye ordusuna entegre etmesini istediği iddiaları gündemde. Ancak ABD’nin SDG’ye verdiği silahların akıbeti belirsizliğini koruyor. Silahların tamamının ABD’ye geri götürülmesi veya imha edilmesi beklenmiyor. SDG unsurları Suriye devletinin askeri yapısına katıldıkça, sahadaki silahların önemli bir kısmının yeni Suriye devletinin kontrolüne geçmesi muhtemel. Ancak her silahın otomatik olarak Şam’a devredileceği düşüncesi yanıltıcı olabilir; zira İsrail, Suriye’nin ağır silahlara sahip olmasını istemiyor. Özellikle hassas Amerikan silahlarının geleceği konusunda Washington’un nasıl bir karar vereceği belirsizliğini koruyor.
Diğer bir dikkat çekici konu ise ABD’nin geçmişte terör örgütü olarak nitelendirdiği HTŞ’ye ve lideri Ahmed eş-Şara’ya neden bu kadar güçlü destek verdiğidir. Şara, geçmişte El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi’nin lideriydi ve ABD tarafından terörist olarak tanımlanmıştı. Ancak daha sonra El Kaide ile bağlarını kopardığını ilan etti ve HTŞ’yi siyasi ve askeri açıdan dönüştürdü. ABD, Şara’nın yeni dönemde terörizme karşı mücadele ve Suriye’nin birliği konusundaki güvenceleri doğrultusunda politikasını değiştirdi. 2025’te HTŞ’nin terör örgütü statüsü kaldırıldı ve Şara’nın kişisel yaptırımları sona erdirildi.
ABD’nin Suriye’deki asıl hedefi, kendi çıkarlarına uygun, merkezi otoritesi güçlü bir yönetimin oluşmasını sağlamaktır. Parçalanmış bir Suriye, ABD açısından bölgesel istikrarsızlık yaratmaya devam edecektir. Şam’ın ülkenin büyük bölümünü kontrol eden bir devlet haline gelmesi, IŞİD ve El Kaide gibi yapıların yeniden güçlenmesini önleyecek, İran’ın Suriye’deki nüfuzunu sınırlayacak ve Rusya’nın etkisini azaltacaktır. Bu nedenle ABD’nin Şara politikasında üç ana hedef öne çıkıyor: Suriye’yi merkezi bir devlet haline getirmek, İran ve Rusya’nın etkisini azaltmak ve ülkenin yeniden inşasını Batı merkezli ekonomik sisteme bağlamak.
Türkiye açısından bakıldığında, SDG’nin Suriye’de bir yapı kurmasına karşı duruşu nettir. Türkiye, ABD’ye bu duruma izin vermeyeceğini belirtmişti. Dolayısıyla SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu, Türkiye’nin kararlı politikalarının bir sonucudur. Türkiye, Suriye’deki hedeflerine ulaşmış olsa da gelecekteki gelişmeler belirsizliğini koruyor. Anlaşmanın hassas maddelerinden biri, yabancı PKK kadrolarının Suriye’den ayrılmasını öngörüyor ve bu güçlerin nereye gideceği henüz netlik kazanmış değil.
Öcalan’ın İran’ı mezhepçi olarak değerlendirmesi, PJAK’ın en son tasfiye edilecek örgüt olduğunu gösteriyor. Bu nedenle muhtemeldir ki Suriye’den çıkacak olan SDG militanlarının bazıları PJAK’ın silahlı güçlerine katılacaktır. PJAK, Kandil tarafından yönlendirilse de örgütün siyasi liderliğinin Peyman Viyan ve Emir Kerimi olduğu belirtiliyor. PKK/KCK, Murat Karayılan, Cemil Bayık, Duran Kalkan ve Bese Hozat koordinesindeki bu örgütü kendilerinden ayrı göstererek varlığını sürdürebilir mi? Türkiye’nin bu duruma tepkisi ne olacak?
İran, Türkiye’nin PKK ile mücadelesi karşısında PJAK’a kapı açan bir devlet olmuştur. Türkiye’nin, SDG’nin tasfiyesi konusundaki çabasını PJAK için de gösterip göstermeyeceği zamanla belli olacaktır. ABD, Türkiye ve Öcalan, bölge politikalarında benzer bir pozisyonda görünmektedir. Bu pozisyona göre, Çin, Rusya ve Hindistan’ın bölgedeki etkinlik yolları kapatılmak istenmektedir. Zengezur Koridoru’nun devreye alınması, Azerbaycan’ın ana topraklarını Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’ne bağlayacak şekilde önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir.
Şara’nın katı bir Sünni olması, Türkiye’nin Sünni ülkelerle savunma iş birliği anlaşması imzalaması, Şii İran ve müttefikleri olan Çin ve Rusya gibi ülkeleri de dikkate alan bir hamle olarak yorumlanabilir. Türkiye, dış politikada bağımsız bir tutum sergileyerek, değişen siyasal konjonktüre göre hareket etmiş ve ABD’nin çıkarlarına ters düşen iş birliklerine girmiştir. Türkiye, İran ile ilişkilerini iyi komşuluk çerçevesinde yürütmüş ve yıllar önce İran’ın nükleer çalışmalarına ilişkin oylamada ABD doğrultusunda oy kullanmamıştır. ABD-İran geriliminde Türkiye, Kürt silahlı örgütlerin İran’a saldırısını önlemiştir.
Sonuç olarak, “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda PKK uzantısı örgütlerin tasfiyesinin ne ölçüde gerçekleşeceği, ABD’nin bölgeye taşıdığı silahların akıbeti, Barzani bölgesinin bu yeni yapılanmadan nasıl etkileneceği ve İsrail’in gelişmelere karşı tavrının ne olacağı zamanla belli olacaktır. Orta Doğu’nun makus talihi değişir mi bilinmez, ancak geleceğe umutla bakmak ve tedbiri elden bırakmamak gerekmektedir. Türkiye, uzun zamandır tam da bunu yapıyor…
ADNAN ONAY / ULUSLARARASI SİYASET UZMANI
Yazarımız ‘Adnan Onay’ın DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ




