Suudi Arabistan ve BAE Arasındaki Ayrışmanın Derinleşmesi
Suudi Arabistan ve BAE arasındaki ilişkiler, Yemen dosyası üzerinden derinleşen gerilimle yeni bir evreye girdi.
Feyza Gümüşlüoğlu / Fokusplus
Körfez ülkeleri, uzun bir süre boyunca sağladıkları birlik ve uyum görüntüsünü, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki Yemen konusundaki gerginlik ile kaybetmeye başladı. Suudi Arabistan’ın Yemen’de BAE ile bağlantılı ayrılıkçı güçlere karşı attığı adımlar, bu gerginliği yalnızca kapalı diplomasi kanallarında değil, aynı zamanda medya ve sosyal medya üzerinden yürütülen doğrudan bir söylem savaşıyla da gözler önüne serdi. Bazı Suudi medya organları, Abu Dabi’yi açıkça “ihanet” ile suçlayarak, İsrail destekli bir bölgesel projeye hizmet etmekle itham etti. Riyad’ın devlet medyası, BAE’yi gizli hapishaneler ve ayrılıkçı gruplarla ilişkilendirerek, medyayı bir baskı aracı olarak kullanmaya başladığını gösterdi. Bu söylemin tonu, Körfez’de daha önce 2017’de Katar krizi sırasında görülen sertlikte bir düzeyde, hatta belki onun da ötesinde bir sertlikte dikkat çekti.
Körfez’deki rejimlere yakın olan kanaat önderlerinin sosyal medya paylaşımları, Yemen’deki gerilimin yalnızca Yemen ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda liderlik ve güç hiyerarşisi açısından da önemli bir boyut taşıdığını ortaya koydu. Abu Dabi yönetimine yakın bir siyaset bilimci olan Abdulkhaleq Abdulla, BAE’nin kendisini artık Körfez’de “orta ölçekli ama etkin” bir aktör değil, askeri kapasite, ekonomik ağlar ve diplomatik çeviklik ile liderlik iddiasında bulunan bir güç olarak konumlandırdığını belirtti. Suudi Arabistan ise, tarihsel ağırlığına dayanan merkezi bir düzeni sürdürmeye çalışan bir aktör olarak resmedildi.
Suudi analist Ali Shihabi ise, Riyad’ın bakış açısına göre Körfez’de liderliğin yalnızca kapasite değil, aynı zamanda sorumluluk ve yük paylaşımını da içerdiğini savunarak, Yemen gibi konularda farklı ajandalarla hareket etmenin bu düzeni zayıflattığını ifade etti. Bu iki yaklaşım birlikte değerlendirildiğinde, BAE’nin mevcut düzeni yeniden tanımlamaya çalışan daha yatay ve esnek bir güç anlayışını benimsediği; Suudi Arabistan’ın ise merkezi, hiyerarşik ve devlet bütünlüğünü önceleyen bir liderlik modeli üzerinden pozisyon aldığı görülmektedir. Dolayısıyla Riyad ve Abu Dabi arasındaki gerilim, yalnızca çıkar çatışmalarının değil, Körfez’de liderliğin ne olduğu ve nasıl icra edileceğine dair rekabet eden iki vizyonun çatışması olarak da değerlendirilmelidir.
Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ilişki, Körfez siyasetinin en karmaşık örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. İki ülke, uzun yıllar boyunca ortak tehdit algıları ve benzer rejim yapıları üzerinden yakın müttefikler olarak hareket etti. Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) 1981’de kurulması, bu birlikteliğin kurumsal çerçevesini oluşturdu. Ancak son yıllarda Riyad ile Abu Dabi arasındaki ilişki, giderek daha fazla “stratejik rekabet” tanımıyla anılmaya başladı. Bu dönüşüm, tek bir kırılma anından ziyade, farklı bölgesel dosyalarda biriken ayrışmaların bir sonucu olarak şekillendi.
Günümüzde Suudi Arabistan ve BAE, hala aynı ittifak mimarisinin bir parçası olarak görünse de, Yemen’den Sudan’a, Somaliland’dan İsrail-Filistin meselesine kadar geniş bir yelpazede farklı önceliklere ve yöntemlere sahip iki aktör olarak öne çıkıyor. Bu durum, Körfez içinde “frenemy” olarak tanımlanan, işbirliği ve rekabetin aynı anda var olduğu, gerilimli ama kopmayan bir ilişki biçimini yansıtıyor. Bu rekabet yalnızca askeri ve diplomatik alanlarla sınırlı kalmıyor; enerji hatları, ticaret yolları, finans merkezleri ve bölgesel yatırım ağları gibi jeoekonomik başlıklarda da kendini gösteriyor.
Suudi Arabistan ve BAE, KİK içinde hem nüfus hem de ekonomik kapasite açısından en güçlü iki aktör konumundadır. Suudi Arabistan’ın 36 milyonluk nüfusu ve bölgesel ağırlığı, onu uzun süre Körfez’in doğal lideri olarak öne çıkarırken; 11 milyon nüfuslu BAE, özellikle Dubai ve Abu Dabi merkezli ekonomik modeliyle finans, lojistik ve ticaret alanlarında farklı bir güç profili geliştirmiştir. Bu farklılaşma, zamanla kurumsal düzeyde de kendini göstermeye başladı. KİK kapsamında planlanan ortak para birimi (Khaleeji) projesinin tıkanması, Riyad ile Abu Dabi arasındaki rekabetin erken sinyallerinden biri oldu. Merkez bankasının Riyad’da konumlandırılması kararına karşı çıkan BAE, 2009’da projeden çekilerek iki ülkenin Körfez içindeki ekonomik liderlik anlayışlarının ne kadar farklı olduğunu ortaya koydu. Suudi Arabistan daha merkeziyetçi bir yapı savunurken, BAE daha esnek ve dağınık bir modelden yanaydı.
Medya ve yumuşak güç alanında da benzer bir örtük rekabet söz konusuydu. El-Arabiya’nın Dubai’den yayın hayatına başlaması ve daha sonra Suudi sermayesinin ağırlık kazandığı MBC’nin operasyonlarını Riyad’a taşıması, Körfez’de yalnızca jeopolitik değil; anlatı, etki ve kamuoyu yönetimi üzerinden de bir güç mücadelesinin yaşandığını gösteriyor. 2017’de Katar’a uygulanan abluka, Suudi Arabistan ve BAE’nin birlikte hareket ettiği son büyük bölgesel hamlelerden biri oldu. Ancak bu kriz, aynı zamanda Körfez içindeki çatlakların derinleşmesine ve uzun vadede farklı dış politika yönelimlerinin daha görünür hale gelmesine zemin hazırladı.
Ayrışmanın Sertleştiği Dosyalar
Suudi Arabistan ile BAE arasındaki gerilimin en belirgin şekilde ortaya çıktığı alanlardan biri Yemen’dir. Başlangıçta iki ülke, İran destekli Husilere karşı ortak bir askeri çerçevede hareket etti. Ancak zamanla öncelikler ayrıştı. Riyad, Yemen’in toprak bütünlüğünü ve merkezi devlet yapısını korumaya odaklanırken; Abu Dabi, güneydeki ayrılıkçı aktörlerle daha yakın bir ilişki geliştirdi. BAE’nin desteklediği Güney Geçiş Konseyi’nin (STC) Aden ve çevresindeki askeri hamleleri, bu ayrışmanın sahadaki yansıması oldu. STC’nin Suudi Arabistan sınırlarına uzanan ilerleyişi, Riyad açısından doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılandı. Suudi Arabistan’ın Mukalla Limanı’na yönelik askeri müdahalesi ve ardından gelen sert açıklamalar, iki ülke arasındaki gerilimin artık perde arkasında yönetilemediğini gösterdi.
Benzer bir tablo Sudan’da da ortaya çıktı. Suudi Arabistan, Sudan Silahlı Kuvvetleri’ni meşru devlet otoritesi olarak desteklerken; BAE’nin Hızlı Destek Kuvvetleri’ne verdiği askeri ve mali destek, fiilen bir vekalet rekabeti yarattı. Bu ayrışma, BAE’nin Afrika’daki hammadde kaynaklarına erişimi ve küresel altın ticaretindeki merkezi rolü nedeniyle aynı zamanda jeoekonomik bir boyut da taşımaktadır.
Afrika Boynuzu’ndaki Somaliland meselesi, Riyad ile Abu Dabi’nin farklı bölgesel vizyonlarını bir kez daha karşı karşıya getirdi. BAE’nin Somaliland pasaportlarını fiilen tanıması ve Berbera Limanı üzerinden deniz ticaretini güvence altına almaya çalışması, Somali’nin toprak bütünlüğünü savunan Suudi Arabistan ile açık bir görüş ayrılığına işaret ediyor. Bu durum, iki ülkenin İsrail ile ilişkiler konusundaki farklı konumlanmalarını da görünür kılıyor.
Rekabetin Körfez Dışına Taşması
Riyad ve Abu Dabi arasındaki gerilim, giderek Körfez sınırlarını aşan bir nitelik kazanıyor. Her iki ülke de, bölge dışındaki ittifaklarını güçlendirerek bu rekabeti daha geniş bir stratejik bağlama taşıyor. Suudi Arabistan, nükleer silahlara sahip Pakistan ile ve bölgesel bir güç olan Türkiye ile savunma ve güvenlik ilişkilerini derinleştirirken; BAE, Hindistan ve İsrail ile teknoloji, istihbarat paylaşımı ve savunma işbirliği ekseninde şekillenen bir ortaklık hattı inşa ediyor. Bu ilişkiler, sembolik tercihlerden ziyade birer ‘sigorta poliçesi’ işlevi görüyor. ABD’nin Orta Doğu’daki rolünü yeniden tanımladığı bir dönemde, Körfez ülkeleri özerklik, caydırıcılık ve pazarlık gücü arayışını farklı ittifaklar üzerinden tahkim etmeye çalışıyor. Bu dış bağlantıların Körfez içindeki fay hatlarıyla örtüşmesi, Riyad ve Abu Dabi arasındaki rekabetin artık kontrol altında, sınırlı bir gerilim olmaktan çıktığını gösteriyor. Rekabet, Güney Asya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada ilişkileri şekillendiren bir faktör haline geliyor.
Washington Faktörü
Suudi Arabistan ve BAE arasındaki gerilimin uluslararası boyutunda ABD’nin rolü belirleyici olmaya devam ediyor. Washington, her iki ülkeyle de yakın ilişkilerini sürdürmek isterken, Körfez içindeki bir çatlağın Amerikan çıkarlarına zarar vereceğinin farkında. Körfez’deki askeri varlık, İran’ı çevreleme stratejisi ve enerji güvenliği, ABD açısından KİK içindeki uyumu stratejik bir gereklilik haline getiriyor. Trump yönetiminin yaklaşımı, taraflardan birini açıkça tercih etmekten ziyade, liderler arası ilişkiler üzerinden tansiyonu kontrol altında tutmaya odaklanıyor. Yemen’deki son gerilimde Washington’un “iç mesele” vurgusu yapması ve taraflara itidal çağrısında bulunması, bu denge politikasının bir yansımasıdır. Bu durum, Körfez aktörlerinin, ABD’nin bölgesel rolünde olası bir zayıflamayı hesaba katarak hareket ettiğini de ortaya koyuyor.
İttifak İçinde Rekabetin Kalıcılaşması
Tüm bu tabloya eşlik eden bir başka dikkat çekici unsur, Suudi Arabistan ve BAE’nin uluslararası arenada kendilerini “bölgesel istikrarın sorumlu aktörleri” olarak konumlandırma çabasıdır. Bu durum, özellikle Gazze bağlamında daha görünür hale geliyor. Her iki ülkenin de savaş sonrası yönetişim ve yeniden inşa süreçlerinde rol alması beklenirken, Körfez içindeki ilişkilerin aynı ölçüde kırılgan ve çözümsüz kalması dikkat çekici bir çelişki yaratıyor. Suudi Arabistan ile BAE arasındaki Yemen üzerinden tırmanan son anlaşmazlık, geçici bir diplomatik krizden ziyade, iki ülkenin bölgesel düzen tahayyüllerinin giderek daha fazla ayrışmasının doğal bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Körfez siyaseti, daha açık, daha rekabetçi ve daha az ‘sessiz eşgüdüm’e dayalı bir evreye girmiştir. Suudi Arabistan ile BAE, Arap Baharı yıllarında ve izleyen dönemde neredeyse tek bir eksen üzerinden tanımlanan otomatik müttefikler değil; çıkarları kesiştiğinde birlikte hareket eden, ayrıştığında ise açık rekabete giren iki bölgesel güç haline gelmiştir. Bu yeni gerçeklik, Körfez’de sessiz koordinasyon döneminin kapandığını da göstermektedir.




