Batı’nın Dini Söylemleri: Savaş ve Hegemonya Aracı
Batı’nın dini söylemleri, savaş ve hegemonya aracı olarak nasıl kullanılıyor? İslam dünyasındaki çifte standartlar üzerine bir analiz.
Kutub Elaraby / Fokusplus
Batı, geçmişteki birçok çatışmada olduğu gibi, İran ile olan son savaşında da Müslüman ülkelere karşı saldırılarını meşrulaştırmak için dini söylemleri bir silah olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Bu durum, Batılı Hristiyanlar ve Yahudiler arasında fark gözetmeksizin geçerlidir. Siyonizm, Batı’daki Hristiyanların önemli bir kesiminde yerleşerek, “Hristiyan Siyonizmi” adı verilen bir ideoloji ortaya çıkarmıştır.
Bu ideolojinin temel prensibi, İsa Mesih’in yeryüzüne geri dönerek bin yıl boyunca yönetim sağlamasıdır. Mesih’in dönüşünün işaretlerinden biri olarak İsrail’in kurulması ve bu ülkenin komşuları üzerindeki egemenliği gösterilmektedir. Bu inanca sahip Hristiyanlar, Mesih’in dönüşünü hızlandırmak için İsrail’e her türlü desteği vermenin dini bir görev olduğunu düşünmektedirler.
“Hristiyan Siyonizmi” ideolojisi, Donald Trump dönemindeki ABD yönetiminin İsrail’e sağladığı geniş destekle, yürüttüğü askeri operasyonlar ve genişleme politikalarıyla açıklanabilir. Gazze’de yaşanan yıkıcı savaş, Mescid-i Aksa’ya yönelik yıkım girişimleri, Lübnan ve Suriye’ye yapılan saldırılar ile ABD-İsrail işbirliği çerçevesinde İran’a karşı gerçekleştirilen operasyonlar, bu ideolojinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Bu bakış açısına göre, yürütülen politikaların amacı, İsrail’in genişlemesine tehdit oluşturan İran’ı ortadan kaldırmaktır.
Ancak bu saldırganlık, yalnızca İran ile sınırlı kalmayacak; İsrail’in genişlemesine tehdit olarak görülen her unsuru kapsayacak şekilde genişleyecektir. Batı’daki dinin etkisi, Batı hükümetleri ve elitlerinin laiklik iddialarına rağmen, her zaman varlığını sürdürmektedir. Bu etki, bazen arka planda kalırken, bazen de belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Ancak tüm Batı toplumları için genelleştirilemez.
Nitekim, Batı’da insan haklarını savunan ve saldırgan politikalara karşı çıkan Hristiyan gruplar da mevcuttur. Ancak şu anda birçok Batı ülkesinde yaygın olan İslamofobi, Batı’daki dini aşırılığın bir sonucudur. Bu durum, pek çok hükümeti, sınırları içindeki Müslüman nüfusu kısıtlamak amacıyla yeni yasalar ve politikalar uygulamaya yöneltmiştir. Ayrıca, Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin üyelik başvurusunu kabul etmemesinin arkasında, kapalı bir Hristiyan kulübü olma durumu yatmaktadır.
Batılı aşırılık yanlıları, dinin silahını tekelleştirme konusunda oldukça heveslidir. Bunu, geçmişteki sömürgeciliklerini, günümüzdeki hegemonya arayışlarını ve saldırılarını meşrulaştırmak için kullanıyorlar. Aynı zamanda, Batı medeniyetini koruma bahanesiyle de bu silahı kullanmaktadırlar. Ancak, bu silahı kendilerine mal ederken, Arap ve İslam ülkelerinin bu silahı, halklarını harekete geçirmek, bağımsızlıklarını güçlendirmek ve kalkınmalarını sağlamak için kullanmalarına engel olmaya kararlıdırlar.
Batılılar, dine başvuranları hızlıca geri kalmışlık, fanatizm ve terörizmle suçlayabilmektedirler. Örneğin, ABD Başkanı Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü savaş, kıyametle ilgili İncil kehanetlerinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Trump’ın üst düzey yardımcıları, politikalarının arkasındaki dini motivasyonları sergilemek için birbirleriyle yarış halindedir. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, alnında gururla bir haç taşırken, Savunma Bakanı Pete Hegseth, kolunda Haçlı Seferleri’nin sloganı olan Latince “Deus Vult” (Tanrı İster) ifadesinin yanı sıra Arapça “kafir” kelimesini taşıyan bir dövme ile övünmektedir. ABD’nin Kudüs Büyükelçisi Mike Huckabee ise, İsrail’in Nil’den Fırat’a kadar genişleme hakkına sahip olduğunu, bunu ilahi bir hak olarak gördüğünü açıkça ifade etmiştir.
Başkan Trump, tüm ihlalleri ve ahlaki skandallarına rağmen dindar bir imaj sergilemekte ısrar etmektedir. Bu bağlamda, Beyaz Saray içinde bir İnanç Ofisi kurmuş, manevi bir danışman atamış ve İran’a karşı son saldırılarını kutsamak amacıyla halka açık dualar düzenlemiştir. CBS kanalına verdiği bir röportajda Savunma Bakanı Hegseth, İran’ın ABD’nin kararlılığından şüphe duymaması gerektiğini, çünkü ABD’nin yüce bir güç tarafından desteklendiğini ve Yüce Tanrı’nın takdirinin ABD güçlerini koruduğunu belirtmiştir. Ayrıca, son Ulusal Dua Kahvaltısı’nda ABD’nin “Hristiyan bir devlet olarak kurulduğunu ve Hristiyan kalacağını” vurgulamıştır. Hegseth, 2020 yılında yayımlanan “Amerikan Haçlı Seferi” adlı kitabında, ABD’nin bir “haçlı savaşı” anıyla karşı karşıya olduğunu yazmıştır. Bu durumu 11. yüzyıldaki Hristiyanların kutsal topraklara yönelik haçlı seferleriyle kıyaslayan Hegseth, kitabında şu ifadeleri kullanmıştır:
“Biz Hristiyanlar, Yahudi dostlarımız ve İsrail’deki büyük ordularıyla birlikte, ABD’nin değerlerini tereddütsüz savunmanın ve kendimizi korumanın kılıcını çekmeliyiz. İslamcılığı kültürel, siyasi ve coğrafi olarak yenmeliyiz.”
Öte yandan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, seküler kimliği ile bilinen ve hakkında yolsuzluk iddiaları bulunan bir lider olmasına rağmen, İran’a karşı yürüttüğü savaşa dini bir gerekçe sunmaktan geri durmamaktadır. Netanyahu, bu durumu, Yahudi inancına göre Kral Davut’un soyundan gelen seçilmiş kral olan Mesih’in dönüşüne giden yol olarak değerlendirmektedir. Bu inanca göre Mesih’in gelişi, Yahudilerin dünyanın dört bir yanından İsrail topraklarında toplanmasını, Kudüs’ün başkent olduğu bir krallığın kurulmasını ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu alanda tapınağın yeniden inşa edilmesini içeren, Mesih Çağı olarak adlandırılan bir süreci başlatacaktır.
Netanyahu ve birçok mevcut ve eski İsrail lideri, İsrail’in sınırlarının Nil’den Fırat’a kadar uzandığına dair Tevrat temelli vizyonlarına derin bir inanç beslemektedir. Bu liderler, görünürde seküler bir çizgide olmalarına rağmen, Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından daha önce önerilen, hem İsraillileri hem de Filistinlileri kapsayan laik bir devlet fikrini reddetmektedirler. Hatta 2018 yılında, İsrail’in yalnızca Yahudi devleti statüsünü güvence altına alan bir yasa çıkarmışlardır.
Dine yaklaşımda görülen bu çifte standart, Batı’nın İran ile yaşanan mevcut savaşın ötesinde, özgürlükler ve insan hakları, işgale direnme hakkı ve bağımsız kalkınma hakkı gibi birçok konuda genel olarak benimsediği çifte standartların bir parçasıdır. Batı, gücü aracılığıyla adaletsiz standartlarını dayatmakta ve İslam dünyası, Müslüman halkların özgürlüklerini ve haklarını korurken, bilimsel, askeri ve ekonomik güçten yoksun olduğu sürece bu dengesizlikleri düzeltemeyecektir.




