Kur’an’ın Tarihselliği ve Kapitalizmin Evrenselliği Üzerine Düşünceler

Prof. Dr. Mehmet Ulukütük, Kur’an’ın tarihsel boyutunu ve kapitalizmin evrensel iddialarını ele alıyor.

Prof. Dr. Mehmet Ulukütük / Kritik Bakış

Kur’an Tarihsel, Kapitalizm Evrensel mi?

Ekonomi, Yaratılış’ın bir yansımasıdır. “Cennetten kovulduk”, “ölümsüzlük ya da sınırsız kaynaklarımız yok”; bunun yerine, kıtlıklarla dolu bir yaşam sürmekteyiz. Ekonomi, Âdem ve Havva’nın cennetten çıkışı sonrası yaşanan durumla ilgili bir bilim dalıdır. Ekonominin temel prensipleri kitaplarının başlangıcında yer alan Ekonomik Âdem ise Adam Smith’tir.

Başlığımızda yer alan “Kur’an tarihsel, kapitalizm evrensel mi?” sorusu, modern dünya ve Müslüman bilinci açısından artık sorgulanamaz bir dogma haline gelmiştir. Bugün, bu sorunun sorulması, sorgulanması ve hesaplaşılması gereken en acil meselelerden biri haline gelmiştir. İlahi olanı tarihe hapsetmek ve dünyevi olanı aşkınlaştırmak, modernliğin ve sosyal bilimlerin ontolojik çarpıtmasının en belirgin örneklerinden biridir. Modern dünya, ilahi olanı tarihsel, beşeri olanı ise evrensel olarak sunarak bir çelişki yaratmaktadır. Kur’an’ın tarihsel boyutunun vurgulanması, evrensel mesajının göz ardı edilmesine neden olurken; kapitalizmin tarihsel yapısı gizlenerek evrensel bir model olarak sunulmaktadır. Bu durum, yalnızca epistemolojik bir sorun değil, aynı zamanda ahlaki ve hakikat anlayışına da yansıyan bir ikiyüzlülüktür. Günümüzde Müslüman bilinci, bu çelişkili durumu pratikte benimsemektedir. Batı merkezli dünya bu yönde ilerlerken, Müslümanlar da bu duruma mahkum olmayı tercih etmektedir. Paranın satın alamadığı şeylerin azalması, Kur’an’ın tarihsel, kapitalizmin evrensel olduğunu kabul etmenin bir yansıması değil midir? Bugün, paranın satın alamadığı şeylerin azalması, kapitalist ideolojinin kültürel dokulara sızdığının en belirgin işaretidir. Bu durum, kapitalizmin evrensellik iddiasının ilahi olanın yerini alması gibi daha derin bir sorunu da işaret etmektedir.

Türkiye’de Kur’an’ın tarihselliği, özellikle ilahiyat çevrelerinde çeşitli bağlamlarda tartışılmış ve önemli bir literatür oluşturulmuştur. Ancak kapitalizmin tarihselliği üzerine benzer bir tartışma yapılmış mıdır? İlahiyat fakültelerinde Kur’an’ın tarihselliği kadar, iktisat fakültelerinde kapitalizmin tarihselliği üzerine bir tartışma yürütülmüş müdür? Kur’an’ın tarihselliği, arkasında küresel bir baskı olmadığı için daha kolay tartışılabilirken, kapitalizmin tarihselliğini sorgulamak, küresel bir sistemi karşısına almak anlamına gelmektedir. Seküler dünya, kendi kavramlarını evrenselleştirirken, muhalif her kavramı tarihselleştirmektedir. Kapitalizmin bir ideoloji olarak, tarihsel bir dönüşümün sonucu olarak tasarlandığı, Karl Polanyi’nin eserlerinde tartışılmıştır. Modernlik karşısında duran her şeyi tarihselleştirirken, kendisini nasıl evrenselleştirebildiği sorgulanmalıdır. Kur’an’ın tarihselliği meselesi, modernliğin evrenselliğini pekiştirme stratejisinin bir parçası olarak ele alınmaktadır.

Tarihsellik ve evrensellik kavramları, sosyal bilimler literatüründe günümüz meselelerinin anlaşılması açısından kritik öneme sahiptir. Tarihsellik, bir düşüncenin, kurumun veya metnin tarihsel bağlama göre şekillendiğini ifade ederken, evrensellik ise her yerde geçerli olan değerleri ifade eder. Kur’an, tarihsel bir hitap olarak evrensel mesajlar taşırken; kapitalizm, evrensel iddialarda bulunan ancak tarihsel ve dönemsel koşullara bağlı bir yapıdır. Kapitalizm, Adam Smith’in “görünmez el” kavramından günümüz küresel piyasa düzenine kadar evrensellik söylemiyle sunulmuştur. Ancak birçok düşünür, kapitalizmin tarihsel olarak Batı Avrupa’da özgül koşullarda ortaya çıktığını ve küresel yayılışının şiddet ve sömürgeleştirme ile gerçekleştiğini göstermektedir. Buna rağmen, kapitalizm bir doğa yasası gibi sunulmakta; ekonomik rasyonalite, kültürel farklılıkların üzerinde bir zorunluluk olarak kabul edilmektedir. Teolojinin sorgulanırken, Adam Smith’in “görünmez el”inin sorgulanmaması, bu çelişkinin bir göstergesidir.

Bugünün ekonomi bilimine Kur’an’dan bazı ilkeler hatırlatıldığında, “Kur’an’ın indiği dönemdeki iktisadi şartlar farklı” gibi itirazlar yükselmektedir. Müslümanlara hatırlatıldığında ise “o başka, bu başka” şeklinde bir ayrım yapılmaktadır. Kur’an’a göre hareket edilirse, piyasa koşullarında tutunmak mümkün olmayacak, işçilere hak ettiği ücret verilirse büyümek mümkün olmayacak, infak, sadaka ve zekat verilirse marjinal fayda elde edilemeyecektir. Bu cümleler, piyasa, büyüme ve marjinal fayda kavramlarının artık bir itikadi amentü haline geldiğini, Kur’an’ın ise tarihin arkaik nesnesine dönüştüğünü göstermektedir.

Kur’an’a göre hareket edilirse, piyasa koşullarında tutunmak mümkün olmayacak, işçilere hak ettiği ücret verilirse büyümek mümkün olmayacak, infak, sadaka ve zekat verilirse marjinal fayda elde edilemeyecektir. Bu durum, çağdaş Müslüman zihnin içinde bulunduğu itikadi dönüşümün bir itirafıdır. Kur’an’ın indiği zamandaki şartların farklı olduğu bahanesiyle vahyin evrenselliği askıya alınmakta; infak, zekat ve sadaka gibi ilkeler, duygusal ve nostaljik bir alanın sembolleri haline getirilmektedir. Modern ekonomi, yalnızca bir bilim değil, aynı zamanda bir inanç sistemidir. Piyasa, görünmeyen bir el değil, görünmeyen bir ilah haline gelmiştir. Marjinal fayda, seküler aklın takva ölçüsü olmuştur. Büyüme ise ertelenmiş bir kurtuluş vaadidir. Kur’an ise bu yeni inanç rejimi içinde tarihin arkaik nesnesine indirgenmiştir.

Max Weber’in “Protestan Ahlakı” ile başlayan kapitalist meşrulaştırma, bugün Müslüman zihin için de geçerlidir. İktisadi başarı, artık takva göstergesi haline gelmiştir. İyi Müslüman, helal kazanan değil; çok kazanan olarak tanımlanmaktadır. Zenginlik, Allah’ın lütfu değil; iş zekasının, becerinin ve çok çalışmanın bir sonucudur. Paylaşmak değil; tutmak ve artırmak erdem haline gelmiştir. Kur’an ise bu yeni ahlaka karşı hala “Onların mallarında yoksulların hakkı vardır” (Zâriyât 19) diyerek itiraz etmektedir. Bu ayet, bugün Müslüman ekonomistlerin elinde romantik bir ifadeye, Müslüman iş adamlarının elinde ise maliyet analizine dönüşmüştür. Artık hak değil; bağış söz konusudur. Hakkı vermek zorunlulukken, bağış bir lütuf olarak görülmektedir.

Kur’an, ne bir tarihsel belge ne de soyut bir ahlak kitabıdır. O, iktisadi, sosyal ve siyasal alanları da kuşatan kapsayıcı bir hayat düzeni önerir. Ancak günümüzde Müslüman zihin, bu düzeni terk etmiş ve modern iktisadın yeni amentüsünü benimsemiştir. “Piyasa yanılmaz. Büyüme gereklidir. Marjinal fayda esas olandır.” Oysa bu yeni amentü, insanı yalnızlaştırmakta, adaleti metalaştırmakta ve Kur’an’ı başka bir zamana havale etmektedir. Yeni bir iktisat inşa etmek gerekmektedir; fakat bu yeni iktisat, yeni bir tevhid gerektirir. Yeni bir tevhid, zekatı yük değil hak, infakı zarar değil rahmet, adaleti hayal değil zulmü muhal olarak gören bir akıl inşa etmelidir.

Kapitalizmin evrensellik iddiası, postkolonyal düşünürlerce tartışmaya açılmıştır. Bu bağlamda Dipesh Chakrabarty, “Avrupa’yı Taşralaştırmak” adlı eserinde kapitalizmin evrensellik iddiasını ve bu iddianın arkasındaki tarihsel varsayımları sorgulamaktadır. Chakrabarty, Avrupa-merkezli tarih yazımının, kapitalizmi aşkın ve evrensel bir yapı olarak sunduğunu savunmaktadır. Kapitalizm, Batı’nın özgül tarihsel bağlamında ortaya çıkmış bir olgu olmakla birlikte, Avrupa düşüncesinin kendisini evrenselleştirerek diğer tüm tarihleri kendi gelişim çizgisine tabi kıldığını belirtmektedir. Bu anlatı, Batı dışı toplumların tarihlerini “gecikmişlik” ve “eksiklik” terimleriyle tanımlarken, Avrupa’yı evrensel tarihin normatif modeli haline getirmektedir. Chakrabarty, kapitalizmin ve modernliğin evrensel olmadığını, aksine tarihselliği ve kültürel bağlamı bastırarak kendini doğallaştırdığını savunur. “Küresel erişime sahip olsa bile hiçbir tarihsel sermaye biçimi evrensel olamaz.” Ayrıca, “Sermaye felsefi-tarihsel bir kategoridir; tarihsel fark sermayeye dışsal olmak bir yana onun kurucu öğesidir.” Chakrabarty’nin temel argümanı, Avrupa’nın kendi tarihsel deneyimini insanlığın normatif tarihsel güzergahı olarak sunduğu yönündedir. Bu modelde tarih, belirli aşamalardan geçerek modern devlete ve kapitalist üretim biçimine ulaşır. Bu yaklaşım, diğer tarihsel deneyimlerin özerkliğini, farkını ve anlamını iptal eder.

Wright Mills, “Sosyolojik Tahayyül” adlı eserinde sosyal bilimlerin, “bilimsel” oldukları kadar ahlaki, düşünsel olduğu kadar da siyasi olduğunu ifade eder. Kur’an’ın tarihselliği meselesi kimin problemidir, kapitalizmin evrenselliği kimin problemidir? Mevzu ile mevzi kelimeleri arasındaki etimolojik ilişki, neyi konu ettiğimizin, bulunduğumuz konumla derin bağları olduğunu gösterir. “Hayatını toplumu incelemek ve bulgularını yayımlamakla geçiren herkes, bunu istesin ya da istemesin, farkında olsun ya da olmasın, aynı zamanda hem ahlaki hem de büyük oranda siyasi bir eylemde bulunmaktadır.” Kur’an’ın tarihselliği tartışması, yalnızca bir metin yorumu problemi değil; aynı zamanda otorite, tarih, ilahi hitap ve toplumsal iktidar arasındaki ilişkilerin belli bir konumdan okunuşudur. Bu mesele, salt bir tefsir meselesi olarak sunulduğunda, onu yorumlayanların hangi toplumsal konumdan hareket ettiği sıklıkla göz ardı edilmektedir. Mills’in uyarısı tam da buraya dikkat çeker. Problemin ifade edilişi, onun kimin problemi olduğuna, yani hangi mevziden bakıldığına bağlıdır. Bu çerçevede Kur’an’ın tarihselliği tartışması, modernleşmeyle yüzleşen İslam toplumlarının kendi epistemik öznelliklerini kurma mücadelesi olarak görülebilir. Kur’an’ın tarihselliğini savunan veya reddeden yaklaşımlar, yalnızca metne dair değil, aynı zamanda modernliğe, otoriteye ve toplumsal dönüşüme dair siyasi ve ahlaki kararlar içermektedir. Bu kararlar, araştırmacının “sosyolojik tahayyülünü” nasıl yapılandırdığına göre biçimlenir.

Mills’in “sosyolojik tahayyül” çağrısı, araştırmacıyı yalnızca gözlemleyen değil, kendi ahlaki ve siyasi konumunu da hesap veren bir özne olarak düşünmeye zorlar. Kur’an’ın tarihselliği ya da kapitalizmin evrenselliği gibi meseleler, bu hesaplaşmanın doğrudan örnekleridir. Bu meselelerin kim için sorun, kim için çözüm olduğu; kimin adına, kim için konuşulduğu; konuşanın nerede durduğu gibi sorular, her türlü bilimsel faaliyetin merkezine yerleştirilmelidir. Bilimsel nesnellik, konumsuzluk değil; konumun farkındalığıdır. Bu nedenle, “tutkulu adanmışlıktan” korkmayan, hakikati bir konumdan dile getiren, hem düşünsel hem ahlaki hem de siyasi olarak sorumluluk üstlenen bir sosyal bilim tahayyülüne her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Kapitalizmin evrenselliği fikri, modern dünya tahayyülünün temel bir sütunudur. Ancak Dipesh Chakrabarty’nin ifadesiyle Avrupa’yı taşralaştırmak, yani Batı-merkezli evrensellik iddialarını sorgulamak, kapitalizmin yalnızca ekonomik değil, tarihsel ve kültürel olarak konumlanmış bir sistem olduğunu ortaya çıkarır. Kapitalizmin evrenselliği, kimin tarihidir? Kim için evrensel bir çözüm, kim için bir krizdir? Mills’in çizdiği çerçevede kapitalizmi analiz etmek, yalnızca iktisadi değil, aynı zamanda siyasi ve ahlaki bir konum alış içerir. Kapitalizmin “doğal” bir durum olarak değil, belirli toplumsal ilişkilerin sonucu olarak sunulması, araştırmacının mevzisinin açıklığıyla doğrudan ilişkilidir. Kapitalizmi evrensel bir model olarak kabul eden her analiz, belirli bir ideolojik çerçeveyi yeniden üretir. Araştırmacı özne, burada da ya bu gerçeğin farkındadır ve sorumluluğunu üstlenmiştir ya da bu gerçeği “bilimsel nesnellik” adına gizleyerek siyaseten edilgin bir konum alır.

Kur’an tarihsel bir hitaptır; fakat onun mesajı evrenseldir. Kapitalizm evrensel bir yasa değil; belirli bir tarihsel, kültürel ve ideolojik bağlamın ürünüdür. Hatta tarihin doğal bir sonucu da değildir. Bilakis tazyik ve tahrik edilerek ortaya çıkmış, tahakküm ederek yerleşmiş bir ekonomi modelidir. Modernliğin epistemik çelişkisi, bu iki yapıyı yer değiştirerek sunmaktır. Bu çelişki yalnızca akademik bir mesele değil, aynı zamanda Müslümanların ontolojik duruşunu, ibadet biçimlerini, emek ve zaman ilişkisini, kutsal ile dünyevi arasındaki dengeyi belirleyen hayati bir kriz alanıdır. Bu nedenle “Kur’an tarihsel, kapitalizm evrensel mi?” sorusu artık sorulamıyorsa, bu yalnızca bir entelektüel korkaklık ya da yüzsüzlük değil; aynı zamanda kutsalı inkâr, ahlaki kayıtsızlık ve epistemolojik tahakkümün vuku bulduğu anlamına gelir.

Kapitalizm, modernitenin doğurduğu tarihsel bir hadisedir; somut bir zaman-mekân içerisinde ortaya çıkmış ve hâlen gelişmekte ve dönüşmekte olan bir süreçtir. Avrupa’da 16. ve 17. yüzyıllarda sermaye birikimi, sömürgecilik ve ticaretin dönüşümüyle doğmuş, Aydınlanma’nın ilerleme mitiyle güçlenmiş bir sistemdir. Karl Polanyi’nin “Büyük Dönüşüm” eserinde belirttiği gibi, kapitalizm doğallık değil, “piyasa toplumu” fikrinin icadıdır. Yani insanlık tarihi kapitalizmle başlamamış, kapitalizm bir tür tarihsel sapma olarak ortaya çıkmıştır. Oysa Kur’an, evrensel bir hitap olarak zamanları aşan bir çağrıdır; tarihin içine konuştuğu kadar tarihin ötesine de yönelir. Kapitalizm, bir tarihsel dönemin ve sınırlı bir kültürün ve tarihin doğurduğu ve inşa ettiği iktisadi-toplumsal bir rejimdir. Dahası Georges Bataille’nin yerinde ifadesiyle sermayenin üzerindeki “lanetli pay”dır. Evrensellik iddiası, onun tarihselliğini perdelemek için inşa edilmiştir. Kur’an ise hakikati zamanlar ötesinden dile getiren bir çağrıdır; evrenselliği, hem ontolojik hem epistemolojik hem de ahlaki düzeyde temellenmiştir. Modern düşünce, zamanı doğrusal bir çizgi, ilerlemeyi kaçınılmaz bir kader ve insanı tarih yapan bir özne olarak kavradı. Kapitalizm bu düşüncenin ekonomik rejimi, modernleşme ise onun sosyolojik kisvesi oldu. Oysa her tarihsel hadise, kendi bağlamına, sınırına ve sürekliliğine sahiptir. Kapitalizm bir “tarihsel durum”dur; onun evrensel sayılması, ideolojik bir yanılsamanın ürünüdür. Öte yandan Kur’an, yalnızca tarihsel bir döneme inmiş bir metin değil, aynı zamanda insanlığa seslenen evrensel bir kelamdır. O, “insanlık” adına konuşur; çağlar üstü bir hitabın, zamanlar ötesi bir mesajın taşıyıcısıdır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu