Sömürgeci Psikiyatri ve Batı’nın Tek Tip İnsan Ruhuna Dayatması
Kemal Sayar, dekolonizasyon forumunda Batı’nın tek tip insan ruhu algısını eleştirdi.
İstanbul’da düzenlenen “World Decolonization Forum”da, dekolonizasyon ile psikoloji arasındaki ilişki üzerine konuşan Prof. Dr. Kemal Sayar, Batı’nın insan ruhuna dair dayatmalarını eleştirdi. Sayar, kolonyalizmin temel iddialarından birinin, insan ruhunun tek ve biricik olduğu ve bu standartların Batı toplumları tarafından belirlendiği düşüncesi olduğunu ifade etti.
Forum, Enstitü Sosyal ve NUN Eğitim ve Kültür Vakfı’nın ev sahipliğinde gerçekleştirildi ve Anadolu Ajansı’nın (AA) Global İletişim Ortaklığıyla desteklendi. “Decolonization and the Psyche” (Sömürgecilikten Kurtulma ve Ruhsal Yaşam) başlıklı oturumda konuşan Sayar, sömürgeciliğin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini ve ruhların nasıl işgal edildiğini değerlendirdi.
Sayar, Batı’nın tek tip bir insan ruhu dayattığını belirterek, “Kolonyalizmin temel dayatmalarından biri, insan ruhunun tek ve biricik olduğu, bunun standartlarını da Batı toplumlarının belirlediği düşüncesidir. Antropolojiden başlayarak, Afrika ve Uzak Doğu toplumlarına gidildiğinde, hem sömürgeci psikiyatri hem de sömürgeci antropoloji, incelediği özneleri nesneleştirmiştir. Onları beyinsiz, ilkel, çocuksu ve primitif özneler olarak tanımlamıştır,” dedi.
Sayar, bu anlayışın sömürgeci amaçlara hizmet ettiğini vurgulayarak, “Bu anlayış, o insanların topraklarını işgal etmeye, orada kalmaya ve onlara efendilik taslayarak onları sözde ‘medenileştirme’ projesine yarıyordu. Bu medenileştirme projesinin bugün değişik ifadelerle hala devam ettiğini görüyoruz. Batı psikiyatrisinin evrensel olduğu yönündeki önerme, seküler, rasyonel ve bireyci öznenin aslında dünyanın her tarafında aynı olduğu ve ruh sağlığı anlayışının tamamen bunun üzerine şekillenebileceği önermesine dayalıdır. Bu aslında bütünüyle bir dayatmadır ve dünyanın kalan kısmına bir konseptin bir kavramın ihraç edilmesidir,” şeklinde konuştu.
Yerel kültürlerin yok sayılmasının epistemik şiddet olarak tanımlandığını belirten Sayar, “Yerli kültürlerin geçerliliğinin kaybedilmesi, kendilerini ifade etme kudretinin ellerinden alınması, meşruiyet dışına itilerek gülünçleştirilmesi ve folklorik bir unsur olarak ele alınması epistemik şiddettir. Dolayısıyla siz eğer ruhları da işgal ederseniz, topraklarını işgal ettiğiniz yerlerde daha uzun kalabilirsiniz,” ifadelerini kullandı.
Sömürgeciliğe maruz kalan toplumların, kendilerine tahakküm edenin gözüyle bakmaya başladığını söyleyen Sayar, bu durumu “epistemik yer değiştirme” olarak tanımladı. Sayar, “İncelenen özne, kendisine tahakküm eden otoritenin gözüyle bakmaya ve kendisini adeta bir cüce aynasında seyretmeye başlıyor. Kendi hikayelerini anlatılmaya değer bulmuyor ve tahakküm edenin anlatısı, hakim anlatı haline geliyor,” dedi.
Aynı oturumda söz alan Hindistanlı psikiyatrist Sushrut Jadhav, sosyal bilimlerde bireyin kendi konumunu ifade etmesinin önemine değindi. Jadhav, Hindistan’daki geçmişine değinerek, kast sisteminin en alt tabakalarından bir aileden geldiğini belirtti ve sadece Batı merkezli dekolonyalizmi değil, toplumların bilgi üretimini ve yaşam biçimlerini şekillendiren farklı baskı mekanizmalarını ele aldı.
Londra’da tıbbi antropolog olarak çalışmalarını sürdüren Jadhav, “Londra sokaklarında evsiz insanlar için psikiyatrist olarak görev yapıyorum. Antropoloji her zaman küresel güney ile ilgilenen bir bilim olagelmişti. Ancak ben kimse dışarıdan gelip de onları çalışmadığı için doktoramı Londra’da yaşayan beyaz Britanyalılar üzerine yaptım. Sonrasında da sosyal olarak dışlanmış ve marjinal gruplar üzerinde çalışmaya başladım. Çoğunlukla kendi geçmişimize döneriz, iyileşmeyen ve taze kalan yaralarımızı anlamaya çalışırız,” dedi.
Jadhav, Hindistan’da yürüttüğü çalışmalarda ‘kast kimliği kaynaklı bozukluklar’la ilgilendiğini aktararak, “Biz şu an burada konuşurken bile, milyonlarca kişi, alt insan olarak görüldüğü için kast kimliği kaynaklı sorunlardan mustarip durumda ve her gün tedavi görüyor,” şeklinde konuştu.




