Dünya Kupası Hayal Kırıklığı ve Kendimizi Sorgulama Zamanı
Dünya Kupası’na katılım sonrası yaşanan hayal kırıklığı ve eleştiriler üzerine bir değerlendirme.
Stadyumda yaşadığım tarif edilemez bir şaşkınlık ve inanamama haliyle birkaç dakika oturup kaldım. San Jose’de, son iki gündür birçok vatandaşımız yanımda bulunarak sohbet ettik. Amerika’nın çeşitli eyaletlerinden ve dünyanın dört bir yanından gelen Türkler, hemen hemen aynı soruyu soruyordu: Los Angeles’a da geçeceksiniz değil mi?
Binlerce vatandaş, stadyumu hayal kırıklığı içinde terk ederken, Los Angeles’taki maçın anlamını yitirmesi ve iki maçta bir kez bile gol atamamamız, hüsran seviyesini tarif etmekte yetersiz kalıyor.
*
Yine de, bizimle ilgili birkaç meseleyi gündeme getirmek istiyorum. En son Dünya Kupası’na katıldığımız zamandan bu yana 24 yıl geçmiş. Bugün, çocuk sahibi olan birçok kişi o zaman ilkokul ya da ortaokul çağındaydı. O dönemlerde ne akıllı telefonlar ne de sosyal medya hesaplarımız vardı.
Avustralya maçındaki kötü sonuç sonrası, daha iki maç ve kazanılması gereken 6 puan olmasına rağmen, spor programları ve sosyal medyada kurulan darağaçlarına bakınca, bu duruma bir anlam veremedim. Üzüm yemekle bağcı dövmek arasındaki ince çizginin çoktan aşıldığına inanıyorum.
*
Takım, ilk maçtan sonra eleştirilere maruz kaldıktan sonra başarılı olursa “biz onları silkeledik” denilecek, ancak mevcut durumda eleştirilerin dozu daha da artacaktı.
Sevgili dostlar, takımcısınız, takım oyuncularına diğerlerinden daha fazla önem veriyorsunuz ve hedef aldığınız isimlere acımasızca karakter suikastı yapmaktan çekinmiyorsunuz.
*
Şu eleştirilere bir bakın… “24 yıl sonra Dünya Kupası’na katıldık. Hiçbir zevk bırakmadınız.” 24 yıl aradan sonra katılmanın sorun olduğunu göremeyip beyefendilerin keyfinin kaçmasına odaklandığımız sürece, bir sonraki Dünya Kupası’nda benim çocuğum da büyüyüp evlenecek.
Devamlılık, süreklilik ve bir şeylerin gediklisi olma</strong konularında bir derdimiz yok. Sürekli ders çalışmak, devamsızlık yapmamak ve varlığımızı sürdürmek gibi bir anlayışımız yok.
*
Ülkeniz ve bayrağınız için en iyisini istemekle, aynı ülkü etrafında birleşebilmek lafla olmuyor. Ülkeniz ve bayrağınız için işler kötü gittiğinde, ilk fırsatta bu hisleri yok ederek yapıcı bir rol üstlenmiyorsunuz. “Biz vasat istemiyoruz” demek ise gaslighting yapmaktan öteye gitmiyor. Bir kendimizi sorgulayalım…
İRAN’IN HARCAYACAĞI ŞANS
Bu hafta Trump’ın geçen yıl yaşadığı Epstein skandalından bu yana en zor haftası olmuştur. Anlaşmaya varılan mutabakat zaptı ve atılan imzalardan sonra sızan 14 madde ile birlikte hem İsrail’de hem de ABD’de Trump yoğun eleştirilere maruz kaldı. İsrailli ve Amerikalı Yahudiler, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler, Trump’ı eleştirmek için birleşti.
Amerikan tarihinin en utanç verici anlaşması olarak yorumlanan bu belgeye destek vermek, gülünç bir duruma düşmekle eşdeğer hale geldi.
*
Hafta içinde işler o kadar çığırından çıktı ki, hem Trump hem de JD Vance, ABD tarihinde görülmemiş şekilde, İsrail’e ve Netanyahu hükümetine sert eleştiriler yönelterek “kapayın çenenizi” tarzında açıklamalarda bulundular. Bu da yetmedi; Trump, “En İran’cı benim” diyerek, yorumcuları mahcup edecek argümanlar sundu:
– İran’ın balistik füzeleri olabilir. Hakkıdır. Başkalarının varsa, onların da olmalı.
– İran da nükleer zenginleştirme yapabilir.
*
Tüm bu gelişmeler yaşanırken, Trump-İsrail gerginliği tavan yapmışken ve herkesin “İran kazandı” dediği anlaşma yürürlüğe girmişken İran’dan ne açıklama geldi? Mücteba Hamaney, Trump’ın “çaresizce” anlaşmaya varmak zorunda kaldığını ve acizliğini vurguladı. Üstelik, geçtiğimiz yazıda uyardığım gibi, İsrail savaş makinesi Lübnan üzerinden masayı yıkmaya çalışırken, İran, İsviçre’deki görüşmelerin başlamayacağını duyurdu.
*
Bu fikir bende iyiden iyiye yerleşmeye başladı… Trump, bu hafta olduğu gibi hem kendi partisinden hem muhalefetten hem de İsrail’den gelen eleştirilere göğüs gerip İran’ın tarafına geçse bile, İran bir yolunu bulup o şansı da heba edecek kapasiteye sahip. Kendi iç çekişmelerini ve sistemsel çatışmalarını çözemeyen bir İran, bölgesel ve küresel atılımlara hiç de hazır görünmüyor.
GÜNAH KEÇİLERİ
Trump ve Mücteba’nın bir ortak yönü ortaya çıktı. İkisi de günah keçilerini yanlarından ayırmıyor. Onay verdikleri anlaşmanın olumsuz sonuçlarını üstlenme cesareti gösteremiyorlar. Trump, anlaşma başarısız olursa Vance’i suçlayacağını açıkça ifade ederken, Mücteba daha sinsi bir şekilde “ben pek istememiştim ama Pezeşkiyan ikna etti” diyor. Trump, arada şakayla kendini Papa ilan ederken, Mücteba’nın sisteminde Ayetullah’ın emrine karşı gelmek, Allah’a karşı gelmek anlamına gelirken, Mücteba’nın istemediği anlaşmaya gariban Pezeşkiyan’ın kellesi ortaya konmuşsa, Trump sanki daha omurgalı gibi görünüyor…




